CerrahpaşaTürküsünün Hikayesi. 1986 yılında Ukrayna’da yaşanan Çernobil faciası sonucunda milyonlarca insan hastalanmıştır. Hayatını kaybeden bir çok insan olmuştur. Çevre ülkelere yayılan radyasyondan dolayı Karadeniz Bölgesine kadar ulaşmıştır. Türkü, kazadan dolayı annesini ve yakınlarını kaybedenler
Koyverdungittun beni Allah'undan bulasun. Kimse almasun seni yine bana kalasun. Sevduğum senun aşkın ciğerlerumi dağlar. Hiç mi duşunmedun sen sevduğun boyle ağlar. Gelevera deresi iki dağun arasi. Yuzunden silinmesun piçağumun yarasi. Sevduğum senun aşkın ciğerlerumi dağlar. Hiç mi duşunmedun sen sevduğun boyle ağlar.
Saçları dökülmüş acılar içinde yasayan hasan ölümü hissetmiş gibiydi o gün. Ve gelevere deresi elifin çığlıkları içinde hasanın yüzünün kesilmesine sahitlik yapıyordu ve akıntısının değdiği her tastan ninni sesi gibi bir türkü duyuyordu sadece duyabilenler. Koyverdin gittin beni oy..
SevgiliKazım Koyuncu’nun dediği gibi; "Hey gidi Karadeniz, doldun da taşamadun, etmiyelum sevdaluk, edenler yaşamadı" sözleri her zaman dilimde ve aklımdadır. Ama ben "sevdalandum" işte bu dağlara, göllere, çiçeklere, şelalelere, yollara, insanlara Karadeniz'den gitme vakti geldiğinde, içime ince bir sızı düşer.
HabROq. Bu yazımızda son günlerde sıkça konuşulan dinlerken tüylerimizi diken diken eden bir türkünün hikayesinden bahsedeceğiz. Bu türkü Çırpınırdın Karadeniz Türküsü bir kaç araştırma ile bizimde çok etkilendiğimiz bu hikaye eminim sizleri de çok Karadeniz Türküsü, Sözler Ahmet CevadÇırpınırdın Karadeniz Türküsünü araştırmaya başladığımızda karşımıza kardeş ülke Azerbaycan’ın ünlü şairi Ahmet Cevad çıktı. Aynı zamanda döneminin en büyük şairlerinden olan Ahmet cevad 1914 yılında kaleme almış bu etkileyici şiiri. Türk milletine ve Türk ordusuna olan sevgisini dile getirdiği bu şiirinin bir kaç yıl sonra bir ülkenin kurtuluşunda söyleneceğini belki de o da 15 Eylül 1918 Azerbaycan’ın KurtuluşuŞiirin yazılmasından 4 yıl sonra Sovyet orduları ve Ermeni orduları birleşip Azerbaycan’a saldırıya geçerler. Yaklaşık 40 bin Azerbaycan vatandaşının öldürüldüğü bu savaşlarda Sovyet ve Ermeni orduları köyleri yerle bir ederler. Bunun üzerine Azerbaycan halkının önde gelenleri o sırada Birinci Dünya savaşında olan Türkiye’ye mektup yazarlar. Bu mektupta sizin kardeşleriniz burada ölüyor bize yardım edin Enver Paşaya ulaşır. Enver Paşa ise o sırada savaşta olduğu için kardeşi Nuri Kıllıgil Paşayı görevlendirir. Nuri Paşa Kafkas İslam ordusunu oluşturarak Azerbaycan’a doğru harekete geçer. Gence’de yaklaşık 45 gün boyunca Azerbaycan askerine eğitim verdikten sonra Azerbaycan Askerleri ve Kafkas İslam ordusu askerleri ile ilerleyişe geçer. Tüm bölgeleri düşman askerinden kurtara kurtara Baküye kadar Üzeyir HacıbeyliBakü meydanına gelindiğinde başta Nuri Paşa arkasında Kafkas Ordusu Bakü meydanına giriş yaparlar. Halk onları coşku ile galibiyet sevinciyle karşılar. Bu esnada bestekar Üzeyir Hacıbeyli , sözleri şair Ahmet Cevad’a ait olan Çırpınırdın Karadeniz şiirinin besteler ve coşku katlandıkça katlanır. O artık Çırpınırdın Karadeniz şiiri değil. Çırpınırdın Karadeniz Türküsü olmuş ve Bir milletin kurtuluşunun en büyük simgelerinden bir olmuştur. İşte o sözler…Mağusa Limanı Türküsünün hikayesi için Karadeniz Bakıp Türk’ün bayrağına Ah ölmeden bir görseydim Düşebilsem toprağınaSırmalar sarsam koluna inciler dizsem yoluna Fırtınalar dursun yana Yol ver Türk’ün bayrağınaKafkaslardan aşacağızTürklüğe şan katacağız Türk’ün şanlı bayrağını Turan ele asacağız Azerbaycan bayrağını Karabağ’da asacağızinstagram hesabımızı ziyaret etmeyi unutmayın.
Doğu Karadeniz Bölgesinin tarih izlerini taşıyan Bayburt, İpek Yolu üzerinde olması sebebiyle önemli şehirlerden biridir. Birçok medeniyetin tarihini tarihinin yanı sıra yöresel türküleri ile de oldukça sevilen şehirlerimizdendir. İşte sizler için bir araya getirdiğimiz en sevilen Bayburt türküleri ve hikayeleri...Bayburt'un En Sevilen TürküleriBaba Ben DervişmiyemBayburt yöresine ait anonim bir türkü olan Baba Ben Dervişmiyem aynı zaman "Odam Kireç Tutmuyor" adıyla da bilinmektedir. Birçok sanatçı tarafından seslendirilen türkünün derlemesini Muzaffer Akgün Ben Derviş MiyemKürkümü Giymiş MiyemBen Sevim Eller AlaNiye Ben ÖlmüşmüyemAh Limini Limini Can Limini LiminiHacı Bey Beylerin BeyiMustafa Ahıskalı'ya ait olan eser, herkes tarafından sevilen hacı bey oğlunun hikayesini anlatır. Gerçek ismiyle Ali Cenap, bedel ödeyip askerlikten kurtulma şansı olduğu halde vatan için savaşır. Arkadaşlarıyla birlikte Şam ya da Yemen'e gönderilen Ali Cenap şehit olur. Arkadaşları annesi ve babasına haberi getirdiklerinde aile yıkılır. Hacı bey beylerin beyiHem yiğit sözünün eriDoldurulmaz onun yeriHacı beyim can veriyorHükümetin Kapıları BurmalıMustafa Ahıskalı'ya ait olan türkünün hikayesi, varlıklı bir ağanın kızını sevmiş olan delikanlıyı anlatmaktadır. Kızla oğlan birbirlerini çok sevmektedir fakat kızın babası delikanlının fakir olmasından dolayı kızını vermek istemez. Bu nedenle aşıklar kaçmaya karar ağa bütün adamlarına haber salar ve oğlanı bulduğunda öldürmeye karar verir. Oğlanın akrabaları teslim olması konusunda ikna eder ve delikanlı zindanlara düşer. Yarinden, anasından ayrılmasına bir de zindan hayatı eklenince delikanlı yemeden içmeden kesilir kahreder, vereme yakalanır, kısa bir süre sonra kahrından zindanda kapıları burmalıMüstentiği martin ile vurmalıZaptiye geliyor göğsü armalıTeslim olup zindanlarda kalmalıAy Doğar Ayistan'danBayburt yöresinin sevilen türküleri arasındadır. Türkü, Yaşar Karapınar'a aittir. Ay Doğar Ayistandan Tara Lil Li Lil Li Lil LiGün Doğar Günistandan Tara Lil Li Lil Li Lil LiBenim Bir Sevdiğim Var Tara Lil Li Lil Li Lil LiOtuz İki Bostandan Tara Lil Li Lil Li Lil LiKakülün Ser Bölük Zülfün YüzbaşıBayburt yöresine ait bu eser Bayburtlu Zihni'ye ser bölük zülfün yüzbaşıÇin mülkünün hükümranı gözlerinPerçemin Hıtayi halin HabeşiDeğer taht-ı Süleyman'ı gözlerinGül Koydum Gül TasınaBayburt yöresinin sevilen sanatçılarından olan Remzi Cavıldak'a ait olan bu türkü, yörenin öne çıkan türküleri koydum gül tasınaHamamın ortasınaİşte ben gidiyorumGel atın terkisine
Sayfa İçeriği Karadeniz İle İlgili Sözler Kısa, Karadeniz İle İlgili Sözler Tumblr, Karadeniz İle İlgili Aşk Sözleri, Karadeniz Kızı İle İlgili Sözler, Karadeniz İnsanı İle İlgili SözlerBu güzel sayfada sizler için Karadeniz ile ilgili söylenmiş en güzel sözleri hazırladık. Sayfadaki Karadeniz ile ilgili anlamlı sözleri instagram ve whatsapp ile ya da kısa mesaj ile paylaşın. KARADENİZ İLE İLGİLİ GÜZEL SÖZLER Tıpkı Karadeniz gibiyim, bazen gözü kara coşkun, bazen içi kara ve suskun. Karadeniz en çok bize karadır. Bir Karadeniz sahilinde asi denize sıfır, bir ev kadar güzelsin. Karadeniz bir sevdadır anlatılmaz demişler anasının sütüyle adam olmayana sığır sütü ne etsin. Karadeniz kızıyım ben umudumun bittiği yerde inadım başlar. Karadeniz de gemilerim değil de, kara gözlerinde hayallerimdi batan. Karadeniz manzarasında çay içmedinse hala yaşıyor sayılmazsın. Senin ne derdin var Karadeniz sende benim gibi gece sesiz gündüz asabisin. Karadeniz doğasıyla insanı büyüler, havasıyla herkesi kendine aȿık eyler. Söyle Karadeniz sen söyle onu çok sevmekten başka ne günahım oldu benim. Tıpkı Karadeniz gibiyim, bazen gözü kara coşkun, bazen içi kara ve suskun. İki çay söyle biri Karadeniz kadar sert olsun, birisi Karadeniz kadar harika olsun. Oysa seninle Karadeniz’in eşsiz manzarasında iki kahve içliğimiz bile anlat Karadeniz ben anlatınca deli diyorlar, anlat bizim oraları, anlat ki bilsinler. Çay içelim birlikte manzara Karadeniz’den, güzellik senden, çaylar benden olsun. Karadeniz’e geldin dur dinle bak, öyle transit geçersen Karadeniz’in güzelliğini göremezsin. Bir Karadeniz atasözü der ki; herkesin damarına bas ama benimkinden zıplayarak geç! İki çay içmiştik Karadeniz’in harika manzarasında, sen üşümüştün ben montumu sana vermiştim. Ben ne senden vazgeçerim bir tanem, ne de Karadeniz’den çünkü ben ikinizi de çok sevdim. Karadeniz sahiline vuran bir dalga kadar yalnızım bugün. Yakamozlar aydınlatmıyor içimin karanlığını. Yarının daha güzel olması, yeni günün yeni umutlar getirmesi dileğiyle iyi geceler Karadeniz. Bir Laz atasözü derki Yol gidenundur, peȿunden ağlayamam. Yüreğum ahır değul, her öküzü bağlayamam. Sen ne güzelsin Karadeniz, tıpkı bir aȿk kadar güzel, tıpkı özlemle beklenen sevgiliye kavuşma kadar Karadeniz’de boğulmak istiyordum, olmadı. Bana düşen gözlerinde değil, yokluğunda kaybolmakmış. Kazım Koyuncu Stresten uzak doğanın huzurunda, akan suların sesinde, horonlar eşliğinde yeni bir güne merhaba. Günaydın Karadeniz. Seni çok özledim hırçın Karadeniz, huzur veren manzaralarınla, çağıl çağıl akan sularınla, buram buram çay kokan tarlalarınla seni çok özledim. Sana söz Karadeniz geri döneceğim yine birlikte hırçın denizinde hayaller yüzdüreceğiz, yaylalarında horon tepeceğiz, birlikte çok mutlu olacağız. Canım Karadeniz seninle biraz ayrı kalacağız, senin manzarana bakmadan, havanı solumadan yaşamak zor olacak benim için. Seni çok özleyeceğim. Şimdilik hoşçakal.
ONBEŞLİ TÜRKÜSÜ VE HİKAYESİ Hey onbeşli onbeşli Tokat yolları taşlı Onbeşliler gidiyor Kızların gözü yaşlı Aslan yarim kız senin adın Hediye Ben dolandım sen de dolan gel beriye Fistan aldım endazesi onyediye Gidiyom gidemiyom Az doldur içemiyom Sevdiğim pek gönüllü Koyup da gidemiyom TRT Dörtlüğü Gidiyom gidemiyom Sevdim terkedemiyom Sevdiğim pek gönüllü Gönlünü edemiyom Aslan yarim kız senin adın Hediye Ben dolandım sen de dolan gel beriye Fistan aldım endazesi onyediye Giderim ilinizden elinizden Kurtulam dilinizden Yeşil baş ördek olsam Su içmem gölünüzden Aslan yarim kız senin adın Hediye Ben dolandım sen de dolan gel beriye Fistan aldım endazesi onyediye Taş döşeli dar yollardan şakırtılı at arabalarının gelip geçtiği demlerde, Tokat bir dağ içindeyken Gülü bardağ içindeyken Yüzü kaleye bakan ahşap evlerden birinin şenliğiydi Hediye Adı gibi Haktan Hediye, üç eteği sırma işleme, başı Tokat işi yazmalı, yazmasının ucu pembe oyalı. Endamı fidandan narince, boyu gül ağacı misali küçücek, alımlı, edalı bir kızcağız. Tokat eşrafından kendi halinde bir ailenin evdeki tek çocuğu. Kınalı Kazova üzümlerinin toplanıp pekmez yapıldığı, içi sırlı küplere asma yaprağı basıldığı aylarda Tahtoba köyünün saygın ailelerinden birinin oğlu Hüseyin görüverdi onu. Tenhada buluştular, iki gencin yüreciği birbirine ısındı. Çok geçmedi aradan, Tahtoba'dan dünürcüler geldi Hediye kızın evine. Köy ağası babanın biricik oğlu Hüseyin'e istediler onu. "Yaşı küçücek," dedi anası. "Baba ekmeği yemedi doyuncaya dek." Bekleyeceklerini söyledi oğlan tarafı. "Bizim oğlumuz da yeni yetme... Söz edelim, aht verelim, bekleyelim. Gül yanaklı Hediye bu yaz gelinimiz olur." Tez büyür kuzu misali kız kısmı da, yuvadan kuş misali kanatlanıp tez uçanı makbuldür. Hele talibi Tahtoba'nın efendilerindense, bol haneye gelin gidecekse, anasının babasının adını saydıracaksa fırsat kaçırılmaz. "Oldu," dedi büyükleri. Hediye'nin ak ellerini bu bahar kınalayacaklardı. Madem insan evladıydı isteyen, hayır işte acele etmek en güzeliydi. Verdiler Hediye'yi bıyıkları yeni terlemiş Hüseyin'e. Şerbetini içtiler, sözünü kestiler. Tahtoba'nın ağası koçlar kurban etti, Hüseyin, endazesi on yedi kuruşa mor kadifeden fistanlık kumaş aldı Hediye'ye. İpek bürüğe bürüdüler genç kızı. Boynuna gümüş hamaylılar, alnına Hamidiye paralar taktılar. Nişan gecesi Tokat'ın kadınları toplandı kız evinde, bakır tepsilerin arkasını tıkırdatarak oynadılar. Kış gelmeden yaprak küpleri basıldı, erik ezmeleri, tarhanalar, sebze kuruları, setikler, yarmalar hazırlandı. Bahar başında toplanıp yazıda kurutulmuş madımaklar çıkınlandı. Kasım yağmurları Yeşilırmak'ı coşturmadan tahtaları kararmış ahşap evlerin dış kapıları kapandı. Baba evinde artık misafir muamelesi gören Hediye çeyiz telaşına düştü. Kış boyu kafesli pencerenin önündeki sedirde oturup yoldan geçen herkesi "Belki Hüseyin'dir" ümidiyle süzerek küçük ellerinin ak parmaklarındaki iğne ile al yazmaları renk renk, çiçek çiçek oya ile çevirdi. Kiraz ağaçları tomurcuğa dururken ürkütücü, korkutucu bir haber yayıldı ortalığa. Ateş düşmedik ocak bırakmayan seferberlik, memleketin her köşesinden yine delikanlıları istiyordu. Bu kez sıra yaşı on sekize yeni basmış delikanlılarda... Şehirden şehire, köyden köye haber uçuruldu. Sırtını kayalara dayamış Tokat da titredi bu havadisle. Bin üç yüz on beş doğumlular kışlada toplanacaklar. Karayağız Türkmen delikanlıları kalktı geldi, kara zıpkalı Karadeniz uşakları, ince yapılı dil bilmez Çerkes gençleri beşer onar gruplar halinde akın etti çevre köylerden. Kimini Çanakkale'ye yazdılar, kimini Filistin'e, Yemen'e. İllerini, köylerini bırakıp bilinmedik diyarlara doğru sürdüler atlarını. Kara tren vagonlarına doluştular. Gözü yaşlı duacı analarla sabırlı yavuklular kaldı geride. Ardından bir maşrapa su döktükleri delikanlıları için yanaklarından süzülen gözyaşlarını yazmalarının ucundaki gül oyalarına sildiler. Geride kalan kalbi kırık yavuklular içlerindeki yangını türkü yaptı, on sekizlik yiğitlerin ardından ağlayarak söylediler. Hey on beşli, on beşli Tokat yolları taşlı On beşliler gidiyor Kızların gözü yaşlı Tahtoba köyünden bölüğe çağrılan gençlerin arasında Bey oğlu Hüseyin de vardı. Al atını topuklayıp ayrıldı köyünden yaşıtlarıyla birlikte. Tokat'ta, Örtmeliönü'ndeki kararmış tahtalarla kaplı evciğin kapısını çaldı önce. Sözlüsünün ana babasının elini öptü. Göz ucuyla baktı utançtan yüzü kızaran Hediye'ye "Vatan borcunu ödeme zamanı, sağlıcakla kalın. Dua edin çocuklarınız için. Döner gelirsem, ahdimdeyim, çift davullar çaldırıp toy yaparım" dedi onlara. Sonra helallik dileyip ayrıldı Hediye'nin evinden. Başını çevirip tekrar tekrar ardına bakarak sürdü atını. Gidiyom gidemiyom Seni terk edemiyom Sevdiğim pek küçücek Koyup da gidemiyom Boynunu büküp asker yolu bekleyen bir sürü genç kızdan biriydi artık Hediye. Her gece dua ederek baş koyduğu yastığını sabaha kadar gözyaşlarıyla ıslattı. Günleri saya saya, aylar sonra yerine varabilen sarı zarfların içinden bir hayır haber alma ümidiyle bekleyerek geçirdi mevsimleri. Hasretini nakış nakış döktü iğne oyalarına, dantel perdelere, kilim tezgahlarında dokunan cecimlere. Tokat'ın çıplak dağlarını bembeyaz karlar örttü önce, sonra karlar çağıl çağıl eridi, kuru ağaçlar canlandı, tomurcuklandı, yapraklandı. Asmalar gözyaşı gibi salkım salkım üzümlendi. Kah Batmantaş Köyü'ne bir ateş koru gibi kara haber düştü, kah Yatmış'a, kah Hanpınarı'na... Salavatlarla uğurladıkları delikanlılarının toprağa düştüğü haberini alan kara bahtlı analar, kara çatkılı yavuklular, dul kalan tazeler maşrapalarla su döküp ıslattıkları kapı önlerini gözyaşlarıyla ıslattılar. Memlekette yangın düşmedik ocak kalmadı. Eli yüreğinde uyandı her sabah Hediye. Komşu kadınlara rüyalarını tabir ettirdi. Mahzun mahzun yollara bakıp bir haber bekledi kara yağız Hüseyin'inden. Uçup giden turnalardan haber umdu. Sabah esen serin rüzgara selam asıp yolladı. Çok mu uzaktı bu Yemen dedikleri yer? Şu çıplak dağların ardına gitse bulur muydu yarini? Buluverse al kanlı yarelerini sarar mıydı pembe çevirmeli ipek mendiliyle? Gece gündüz binbir kuruntuyla içi içini yedi. Bir o değil, koca Anadolu'nun anaları, yavukluları vakti belirsiz bir dönüşün ümidiyle dua edip bekliyordu. Bekleyiş derde dönüştü. Gelen her şehadet haberiyle kavuşma ümidi biraz daha kırıldı. Analar, askere gitmiş babalarını soran bebelerine "Az kaldı dönecek" derken ciğerleri sızım sızım sızılar oldu. Seneler geçiverdi yüzlerde çizgi bırakarak. Yiğitsiz kalmış evleri bekleyen köpekler yabancıya ürümez olmuştu artık. Dağlarda eşkıyalar peydahlandı. Asker kaçakları, arsızlar, hırsızlar kol gezmeye başladı ortalıkta. Bir gün falanca köyden baskın haberi geldi, bir gün filanca köyden. Ansızın uğratmışlar evleri. Para eder her şeyi toplamışlar, cepheye gitmiş yiğidinin yasını tutan taze gelinleri dağa kaldırmışlar, ıssıza çökertmişler. Hükümet baş edemiyormuş artık onlarla. Şehirlerde kasabalarda kimse kimsenin selamını almaz olmuş. Güven diye bir şey kalmamış. Hediye'nin anasıyla babası yanlarına çağırdı kızlarını. Utana sıkıla açtılar endişelerini ona. "-Kara yazgılı kızım, bilirim beklediğin var ama işte seneler geçti. Dört kış, dört yaz bitti bir haber yok Tahtobalı Hüseyin'den. Böyle susup beklemekle olmaz. Haberini alıyoruz, nice yiğitler de şehit oldukları halde evlerine haber uçurulmazmış. Kim gitti de geri geldi ki bu Yemen denilen ilden? Devletimiz her gün il il geri çekilirmiş. Askerden hayır haber beklemenin manası yok. Biz artık kocadık, sana sahip çıkamayız, namusundan endişeliyiz. Yazma ustası Emin Efendi sana talip oluyor. Erkeğin yaşlısı olmaz. Emin Efendi zengin bir tüccardır. Oğlu uşağı yok, koca evde bir fidai başın olacak. Biz gitmenden yanayız. Git evini ocağını kur. Yuvanı bil sen de. Dönüp dönmeyeceği bilinmeyen bir yavukluyu beklemekle olmaz." Bahtsız Hediye yaşın yaşın ağlayarak çıkardı parmağındaki söz yüzüğünü. Ana babasının isteğine olmaz diyecek kız yoktu ya o zamanlar, kötü yazgısını kabullenip oturdu Hediye. Birkaç hafta sonra sessiz bir törenle Dimorta Hanı'nda yazmacılık yapan altmışına gelmiş Emin Efendiyle nikahladılar onu. Son güne kadar Hüseyin'in döndü haberini alma ümidiyle bekledi kızcağız. Türküler mırıldanıp pencere kafeslerinin önünde ağladı, ağladı. Gidiyom işte ben de Bir arzum kaldı sende Ayva oldum sarardım Din iman yok mu sende Çifte davullu toy hayallerine yandı Hediye. Gelin kınası görmemiş küçücük elleriyle sildi gözyaşlarını. Yüzünü birkaç kez görüp yüreğine nakşettiği Hüseyin'in yasını tutmasına fırsat olmadan, sırma işlemeli al bindallı giymeden gelin olup Emin Efendi'nin evine girdi. Rengarenk Tokat bezlerine tahta kalıplarla desen vuran yazma ustalarındandı Emin Efendi. Uzun beyaz sakallı, yün papaklı, vaktinden önce çökmüş bir koca esnaftı. Yamrı yumru elleriyle yazmaları desenledikten sonra Meydan Camisinde namazını eda etmeden evine gelmeyen bir yalnız adam... Önceki evliliğinden olan çocuklarının her birinin şehitlik haberi gelmişti çeşitli cephelerden. Değil Hediye kızın tazeliğini, dünyayı armağan etseler içinde ölen yaşama sevinci dirilesi değildi. Hediye kız bu kocamış erin evinde vakitsiz ayazlarla çiçekleri dökülmüş bir kiraz ağacı gibi mahzun ve kederli Hediye kadın olup çıkıverdi. "Hayalde gör, düşte gör hele bir de düş de gör" demiş ya eskiler. İnsanın işi bir kez ters gitmeye görsün, nasıl da yağar başına belalar yağmur misali. Yüzünü güzel yaratmıştı Mevla ama talihi kötüydü Hediye kızın. Yaşlı da olsa kadrini kıymetini bilen, başına kapak olan, namusuna sahip çıkan erini Azrail alıp götürdü çok geçmeden. Daha evleneli bir yıl olmadan dul kaldı Hediyecik. Aniden uçuverdi Emin Efendi. Bir öğle üzeri kapıyı çalan kalıpçı çırağı "Yenge, Emin Emmi öldü!" diye haber getirdiği zaman felaketi bir çığlıkla karşıladı. Tokat'ın örfüydü ya, cenazeyi hemen hazırlayıp bekletmeden defnettiler. Vakitsiz açılan güllere döndü Hediye. Tazecik yüzünü zamansız soldurdu kötü kaderi. Şad olup gülmeden yas bağladı, gelinlik giymeden dul kaldı. Çiçek açmadan hazan olmuş dallar misali, yeşillerden allardan soyunup karalara büründü. Tokat'ın orta yerinde Yeşilırmak çağıl çağıl akarken, Hediye kadın gözyaşı akıtıp oturdu köşesinde. Ölüm acısı geçip yasını unutmadan yalnızlıkla başbaşa kaldı bahtsız kız. Emin Efendi'nin malının mülkünün idare edilmesi gerekliydi. Yaşlı adamın bıraktığı çarkı tek başına çevirmeliydi. Yuvasını bırakıp babaevine dönse evini ocağını ne yapacak? İyi kötü benimsemişti yeni hayatını. Hem babaevine sığmadığı için evlendirmemişler miydi onu. Kocasından kalan malın mülkün icarıyla geçinip giderdi. İbadet edip ölümü beklemekti bundan sonra ona düşen. Ne Haktan, ne hükümetten korkusu kalmamış azgın çeteler koymadı Hediye'yi yasıyla başbaşa. Şehrin kıyısında kocaman bir konakta tek başına yaşayan bu taze dulda çokça para olmalıydı. Hem kimi kimsesi yok. Koruyanı, sahip çıkanı bulunmayan bu kadıncağızın malına mülküne el koymak kolaydı. Ay karanlık bir gecede koca evin çift kanatlı kapısının önüne vardılar. Bakır kapı tokmağını tıklattılar yavaşça. Masum kadın kapıyı açmaya korkunca omuzladılar hep beraber. İçeri daldılar azgın kurt misali. Sepet sandık dağıttılar, feryadına kulak vermeyip sırtladılar Hediye'yi. Hoyrat eller dağdan dağa dolaştırdı onu. Zorla sahip oldular, kirli elleriyle birbirlerine sundular, kalaylı siniler üzerine çıkartıp el çırparak oynattılar. Nice zaman sonra gönülleri geçti kızdan. Bastıkları başka köylerden başka talihsiz tazeleri görünce bir sabah atın arkasına atıp Tokat'a getirdiler onu. Tan yeri kırmızı bir utanç içindeyken Takyeciler Camii'nde sabah namazından çıkan yaşlılar kaldırıma düşmüş bir kız buldular. Üstü başı yırtılmış ağlayan biçarenin başına toplanıp konuştular da biri el uzatıp "kalk" demedi. Tokat yolu kaldırım Düştüm beni kaldırın Sevdiğimin uğruna Vurun beni öldürün Yazmacı Emin Efendi'nin hanımı Hediye'nin adı kötü kadına çıktı gayri. Yemen'den Çanakkale'ye nice kez ciğer delici kurşunlara uğrayıp ihaneti, zulümeti, açlığı, hastalığı yaşayıp da geri dönen olur mu? Hak Teala kulun alnına ölümü yazmayınca olur işte. Gözü yaşlı Anadolu'nun "Giden gelmiyor" diye türküler yaktığı cephelerde kah vuruşarak, kah esir düşerek seneler geçiren Hüseyin dağın taşın çiçeğe büründüğü bir bahar başında çıkıp geliverdi memleketine. Tahtoba'dan savaşa yollanmış bin üç yüz on beş doğumlu yirmi delikanlıdan bir o sağ kalmıştı. Yüzü yaylaya bakan, içinden boz bulanık seller akan köyün girişinde madımak toplamaya koyulmuş tazeler tanıyamadı gelen bu hırpani kılıklı adamı. Köpekler seğirtti üzerine. Köyün yamacında durup dağa taşa ünledi sesinin yettiğince. "Benim ben. Memleket aşırı diyarlarda vuruşmaya gönderdiğiniz Hüseyin'im ben. Hak alnıma yaşa yazmış, kaderde size kavuşmak varmış, döndüm... Emmi dayı kızları, yad el değil bu gelen. Bey oğlu Hüseyin'im ben." Köyün genci yaşlısı kuşattı çevresini, boynuna boğazına sarılıp ağlaştılar. Ardına düşüp eve götürdüler onu. Yolun otu çiçeği sarıldı yorgun ayaklarına. Ağsıvayla sıvanmış bahçe duvarının önünde yabancı bir erkeği görünce yaşmaklanacak oldu Hüseyin'in anası. Sonra sekiz yıldır ağlaya ağlaya ferini tükettiği gözlerinden çok yüreğiyle tanıdı oğlunu. Kollarını açıp "oğlum" diye öyle bir inledi ki dağ taş yankıya durdu. Tahtoba köyü şenliğe başladı o gün. Savaşa yolladıkları yirmi civanın yerine geriye dönen bu bitkin genç için toy vuruldu, düğün kuruldu, kurbanlar kesildi. Anası başındaki kahır kasnağını çıkardı, bacıları al güllü elbiseler giydi, duyup öğrenen herkes görmeye geldi. Seferberliğe giden de geri gelirmiş demek. Bekledi Hüseyin. Susup bekledi birilerinin Hediye'den bahsetmesini. Ne anası, ne bacısı adını anmadı gelinlerinin. "Yoksa ahdini bozup kocaya mı verdiler sözlümü?" diye bir kuruntu zihnini yakıp geçti. Olamazdı ama, söz vardı ortada. Hem ailesi verecek olsa da yavuklusu çiğnemezdi yar hatırını. Dayanamadı, töreyi bozup sordu sonunda. -Ana, Hediye'm nasıl? Gözlerini oğlundan kaçırıp başını iki yana salladı anası. Birilerine ilenerek döğündü. -Hediye'yi sorma oğul. Kız kısmı bunca sene durur mu? Uçurdular yuvadan, alıcı kuşlar kaptı onu. Anlayamadı Hüseyin. Nişan yapıp, şerbet içip söz vermişti Hediye'nin ana babası, nasıl uçururlardı yuvadan. Anasının ağzından daha fazla laf alamayacağını anladı. Üzerine fazlaca gidemedi ama binbir türlü kuruntuyla geçirdi geceyi. İçi içini yedi sabaha kadar. Memleketini bıraktığı gibi bulmuştu da insanlar ne denli değişmiş, ne denli kocamış ve eksilmişlerdi. Sabah Tokat'a giden bir at arabasına binip Örtmeliönü'ndeki ahşap eve geldi. Kalbi pıtır pıtır atarak sekiz yıldır kavuşmayı düşlediği yavuklusunun evini seyretti uzaktan. İşte bir çok şey bıraktığı gibi duruyor. Gözeler şarıldıyor yol ortasındaki arktan. Hediye'nin bahçesindeki kirazlar da çiçek açmış. Evin kafesli penceresinden yavuklusu onu seyrediyordur belki de. Siyah perçemleri lal yanağını gölgeliyordur. Öyleyse ne demek istemişti anası? Bakır kapı halkasını vurdu elleri titreyerek, içerde ses soluk yok, bir daha denedi, yine cevap veren olmadı. Geri çekilip pencerelere baktı, kimsecikler görünmüyordu. Karşı evin önünde kendisini seyreden bir adama sordu. -Evdekiler nerede? -O evdekiler buradan ayrılalı çok oluyor. -Nereye gittiler ki? -Geyras'ta bir çiftliğe... -Ya Hediye? -Hediye'ye ne olduğunu bilmeyen mi var Tokat'ta. Kötü yola düştüydü yosma. El elinde eğlence olduydu. Laf söz ettiler çevreden. Gözümle görmedim ama birileri alıp götürüyormuş bazan. Ana babası utancından terk etti buraları zaten. Hediye de alıp başını gitti. Dedikoduya dayanamadı dediler. Hatta giderken söylediği mani kızların dilinde. Gidiyom elinizden Kurtulam dilinizden Yeşil baş ördek olsam Su içmem gölünüzden Can alıcı kurşunlara uğradığında bu kadar yıkılmamıştı Hüseyin. "Er başına iş gelir" demiş ya atalar. Böylesi iş de gelirmiş demek. Eli ayağı kesiliverirmiş insanın, yıldırım çarpmışçasına yanarmış demek. Karşısındaki adamın anlattıklarını duymuyordu artık. Sekiz yıldır yüreğinde muhabbetini sakladığı, uğrun uğrun hasretini çektiği yavuklusunun sesi kulaklarında çınlıyordu. Savaşa giderken vedalaşmaya geldiğinde pencerede beliren gölgesiyle hatırlıyordu onu. Cephede üzerine top mermisi düşüp parçalanan dostları geldi gözlerinin önüne. O mahşerin içindeyken bile ölümü istemeyen delikanlı böyle bir haberle ölüden beter hale gelirmiş demek. -Ah dönmez olaydım sılaya. Başımın üzerinde vızlayan kurşunlardan biri yüreğimi parçalasaydı keşke. Canlı canlı kumlara gömülen dostlarımın içinde ben de olaydım. Geri dönmeye sevinmek ne gafletmiş meğer, diye inledi. Ardını döndü konuştuğu adama. Yedi düvel düşmanın yıkamadığı yiğit, omuzları düşmüş bir şekilde döndü köyüne. Aslan yarim kız senin adın Hediye Ben dolandım sen de dolan gel beriye Fistan aldım endazesi on yediye Az mı geldi gönderdiğim hediye Bundan böyle Hüseyin'e bahtsız yiğit dediler. "Sevdiceği hoyrat ellerde dolaşırmış, yarine haram olmuş" dediler. Örtmeliönü'nün nazlı güzeli, yüzü hiç gülmeyen bir kadın olmuş. Sekiz yıldır hasretini çeken yavuklusu kan kusar olmuş da yabanın destursuzu safasını sürermiş. Aldı başını gitti Hüseyin. Hediye gibi onun da nereye gittiğini bilen çıkmadı. Suyun kayayı yeşerttiği yerde durur Tokat. Granit dağın üzerine kurulu kalesine çıkıp seyran edenler Yeşilırmak boyunca envai çeşit renk cümbüşünün arasında kurulu bu şehre hayran olur zaten. Abdest alıp kıbleye yönelmiş yeşil elbiseli bir mümine benzer Tokat. Yollarından ığıl ığıl sular geçer, sabahın seherine sessizliği fısıldayan dereler susmaz. Ummadık bir köşeyi dönünce karşılaşıverirsiniz pınarlarla, çeşmelerle. Al başını gez sokak sokak. Bu unutkan şehrin kararmış, köhne hamamlarını, kırk badalını, saathane meydanını, kayalara oyulmuş kalesini, semercilerini, bakırcılarını, saraçlarını dolaş. Su sesine, taze ekmek kokusuna bırak kendini. Yüzünde günah izi olmayan ak yazmalı nineleri seyret. Hediye kızın hikayesini sor onlara. Neden Tokat'tan yar sevenin yüreği yağ içindedir? Yeşil baş ördekler neden su içmez pırıltılı derelerden? Bereketli elleriyle kızgın saç üzerinde çökelekli gözleme yapan reyhan kokulu Türkmen kadınları bir türkü mırıldanır ki nağmesini duyan, içi gençlik dolu bir kızın mutluluk bestesi sanır onu. Bilinmez ki dünyanın yedi köşesinde gök ekin misali tutam tutam biçilen Anadolu evlatlarının yasıdır bu türküde anlatılan. Çok değil iki nesil önce al fistanlı bir yosma, çakır gözlerinden akan kanlı yaşı gelin kınası görmemiş elinin tersiyle silip söylerdi bu türküyü. Irmaklar gibi çağıl çağıl ağlardı söylerken. O da kayıplara karıştı Tokat'ın yitirdiği yağız yiğitlerle beraber. Hediye, Haç Dağı'nda yatan kırk kızlar kadar meçhul artık. -Üfleme ateşi sönmüş külleri oğul. Kabuk bağlamış yaraları kakşatma. Sus, bilen olmasın Hediye'nin hikayesini. İçleri kıpır kıpır olarak ünlesin kızlar. Varsın onu bir cilveli yosmanın türküsü sansınlar. Hangi yarayı sarmadı zaman, hangi gözyaşı kurumadı toprağa düşünce? Yitirdiğimiz hangi canın yası bizimle kaldı ki? Kapat bu bahsi balam, ört kimsenin bilmediği ayıbı. Hediye namuslu bir kadındı. Cepheden dönen Hüseyin bir daha yavuklusunun yüzünü görebildi mi? Gördü ise nerede karşılaştılar ve savaşın kolsuz kanatsız bıraktığı bu insanların yaşamında bundan sonra ne oldu? Bütün bunları bilmiyoruz yahut bildiklerimizi söylememek belki en iyisi. Türkülerde bilmemiz gereken kadarı söylenir zaten. Şurası kesin ki onların kara bahtını Tokat'ın ipek bürüklere bürünmüş fidanlara benzeyen kızları türkü yapıp söyledi. Tarihler yazmadı savaşa giden gençlerin geride bıraktığı yüreği yaralı kızların acısını. Onların hatırasını yaşatacak anıtlar dikilmedi hiç bir yere. Kara sevdalı gençlerin her biri yaşadı, kocadı, dünyayı terk etti ama halkın hafızası o felaket günlerinde solup gitmiş gülleri canlı tuttu. O gün bu gündür Tokatlı bir güzele vurulana derler ki; Tokat bir dağ içinde Gülü bardağ içinde Tokat'tan yar sevenin Yüreği yağ içinde
Türkü Sever 15 Aralık, 2021 813 Görüntüleme Türkü, ''Türk'e ait'' - ''Türk'e özgü'' demektir. Bazı bölgelerde ''Türki'' olarak da geçer. Yüzlerce yıllık geleneğin bir parçası olan türkülerin sözleri herkesin anlayabileceği, sade bir dille yazılmıştır. Türkülerimiz nelerdir, sözleri ve hikayeleri ile birlikte sizin için derledik. Türküler ''uzun hava'' ve ''kırık hava'' olmak üzere ikiye ayrılır. Her yörenin kendine ait türküleri, ağıtları ve oyun havaları vardır. Türkülerimiz Nelerdir? Türkülerimiz taşlama, güzelleme, yiğitleme gibi çeşitlere ayrılır. Farklı yörelere ait olan türküler, nesilden nesle aktarılarak günümüze kadar gelmiştir. En çok dinlenen ve sevilen türkülerimiz şunlardır Eklemedir Koca Konak, Drama Köprüsü, Yüksek Yüksek Tepelere, Ormancı, Odam Kireç Tutmuyor, Yemen Türküsü, Fincanın Etrafı Yeşil. Türkülerimiz Listesi 1- Adana - Yenice Yolları Bükülür Gider / Adana Köprü Başı 2- Aydın - Kır Atına Bineyim Yar Yoluna Gideyim / İnce Mehmet 3- Ankara - Karpuz Kestim Yiyen Yok / Başına Bağlamış Karalı Yazma 4- Bursa - Oğlan Oğlan Kalk Gidelim 5- Denizli - Cemilem / Yavaş Yavaş Esen Seher Yeli Mi 6- Edirne - Seller Aldı Değirmenimi / Pınar Başının Gülleri 7- Erzurum - Değirmen Başında Vurdular Beni / Masada Yeşil Desti 8- Gaziantep - Yüce Dağ Başında Uçan Turnalar / Dama Çıkma İz Olur 9- Hatay - Damdan Dama İp Gerdim 10- Kayseri - Gesi Bağlarında Dolanıyorum / Yarim İstanbul'u Mesken Tuttun 11- Kırklareli - Uzun Kavak Ne Gidersin Engine 12- Konya - Vay Bana Vaylar Bana / Konyalım 13- Malatya - Mevlam Bir Çok Dert Vermiş / Çiçekten Harman Olmaz 14- Muğla - Kerimoğlu / Çıktım Belen Kahvesine 15- Ordu- Düz Mahalle İçinde - Ordunun Dereleri 16- Samsun - Karadeniz Güzeli / Yeşilırmak 17- Tekirdağ - İnce Giyerim İnce / İpek Olsam 18- Trabzon - Hamsi Koydum Tavaya / Ah Dağlar Serin Dağlar 19- Uşak - Ayağında Mesi Var 20- Van - Bizim Eller Ne Güzel Eller / Gidersen Uğur Ola Türkülerimiz Sözleri ve Hikayeleri 1- Yarim İstanbul'u Mesken Mi Tuttun Sözleri Yarim sen gideli yedi yıl oldu Diktiğin fidanlar meyveye geldi Seninle gidenler sılaya döndü Gayrı dayanacak özüm kalmadı Mektuba yazacak sözüm kalmadı Kayseri yöresine ait bu türkü, Ahmet Gazi Ayhan tarafından bestelenmiştir. Bir kadının, çalışmak için İstanbul'a giden ve bir daha geri dönmeyen eşinin arkasından yaktığı ağıttır. 2- Kırmızı Gül Demet Demet Sözleri Kırmızı gül her dem olsa Yaralara merhem olsa Ol tabipten derman gelse Şol revanda balam kaldı Erzurum yöresine ait bu türkü çalışmak için Ermenistan'a giden ve orada verem hastalığına yakalanıp hayatını kaybeden bir genci anlatır. Mehmet adlı bir genç, bahçede çalışır. Her günün sonunda annesine bir kırmızı gül getirir. O dönem kırmızı gül bir saygı göstergesi olarak büyüklere de verilirdi. Annesi, oğlunun getirdiği gülleri duvarına asarak kurutur. Daha sonra çalışmak için Ermenistan'a giden Mehmet, verem olur ve ölür. Acı haber annesine ulaştığında, anne duvarda kuruttuğu gülleri alıp diyar diyar gezmeye başlar. Bir annenin oğluna yaktığı ağıdı anlatan bu türkü, Türkiye'de en çok dinlenen ve sevilen türkülerin başında geliyor. 3- Kara Tren Sözleri Kara tren gecikir belki hiç gelmez Dağlarda salınır da derdimi bilmez Dumanın savurur halimi görmez Kan dolar yüreğim gözyaşım dinmez. Dünya Savaşını anlatan bu türkü, trenlerle cephelere giden ve bir daha kendisinden haber alınmayan askerlerin acıklı hikayesini anlatır. ''Kara tren'' aynı zamanda tutulan yasların ve gelen ölüm haberlerinin bir sembolüdür.
karadeniz türkü sözleri ve hikayeleri